Çinli biliminsanı He Jiankui, genetiği tasarlanmış ilk insanlar olan ikiz bebeklerin doğduğunu açıkladı. Lulu ve Nana takma adları verilen bebekleri farklı kılan özellik, insanlarda AIDS virüsünün geçişine izin veren gen olarak bilinen CCR5 geninin, devre dışı bırakılmış olması. Böylece, HIV+ olan babalarının hastalığı onlara aktarılmamış oldu. Çin, ilerleyen satırlarda ele alacağım sakıncaları da olan bu yöntemi, embriyolar üzerinde denediğini geçtiğimiz yıllarda açıklamıştı. Bu konuda en tutucu, yasaları en katı gelişmiş ülke olarak bilinen İngiltere’de bile, nadir görülen genetik hastalıkların tedavisi için geçerli olmak üzere yasa esnetilmişti.

İnsanın doğaya müdahale etme arzusu, estetik operasyonlar gibi estetik kaygılarla olabildiği gibi hastalıkların sağaltımı amacıyla da olabiliyor. Nana ve Lulu, CRISPR-Cas9 yöntemiyle DNA’ları makaslanmış ilk bebekler. CRISPR-Cas9, viral saldırı altındaki bakterilerin savunma mekanizmalarından ilham alan bir yöntem. Virüs, kendi DNA’sını bakteriye enjekte ettiğinde, bakteri hızla iki kısa RNA zinciri üretir. Bu zincirlerden biri, viral DNA’nın bir kopyasıdır. Bu iki RNA birleşerek Cas9 denilen enzim kompleksini oluşturur ve viral DNA’yı tam hedeflenen yerden açıp keserek etkisizleştirir. Bakteri, bu bilgiyi belleğine kaydederek bağışıklığını yapılandırır.

TALEN, ZFN gibi yöntemlerle de genetik değişiklikler yapılabiliyor olsa da CRISPR-Cas9, maliyeti düşük ve uygulanması kolay bir yöntem. Tek nükleotid düzeyinde değişiklik yapılabilmesi, “doğa felsefesi” çalışmalarına yeniden bakmamızı sağlayacak kadar da önemli bir teknoloji. Hastalık nedeni olan mutasyon bölgesinin kesilerek, yerine sağlıklı kombinasyonun konulmasına olanak vermesi, hastalıkların tedavisi bakımından önemli bir gelişme. Kullanılan, rehber RNA’nın, kimera RNA (crRNA ve tracrRNA) olarak yapılandırılmış olması çok ilginç bir ayrıntı.

Ancak, şu anda yalnızca bir makas olarak kullanılıyor. Büyük oranla ortak olan insan genomunun, iki insanın birbirinden farklı doğmasına neden olan gen bölgelerinin saptanması ve bunlar üzerinde çalışılabilmesini olanaklı kılacak bu yöntem, temel bilimlerin hakiki bir zaferi. Hastalıklar ve varyantlarını anlamak açısından büyük bir adım. Mâmafih, benzer olduğu düşünülen bölgelerde yapılacak uygulamalarda, o bölgenin mutasyona uğradığı bireylerde ne gibi risklerin karşımıza çıkacağı gibi önemli sorular var, henüz yanıtlanamayan. Şu anda referans olarak kullanılan genom, tek bir kişinin genomu! Hedeflenen bölgeden farklı bir yerin kesilmesi ise ciddi bir risk olarak önümüzde duruyor. Bu tür kazalar, hastalıkların artması demek olacaktır. Uzmanlar bu yöntemi, hızla yayılan bir orman yangınına benzetiyor. Embriyonik uygulamalarda, kişinin kendine sorulma olanağı olmadığından, “izin alma” sorunu da ciddi bir etik sorun olarak önümüzde duruyor. Değiştirilmiş genin, öteki genlerle ilişkisinden çıkabilecek sorunlar ise tamamen bilinmeyen, kara bir bölge.

Cas9 türleri giderek artıyor; bu, genomda müdahale edilebilecek lokasyonların artması demek. Makaslanacak hastalık yelpazesinin giderek genişlemesine olanak verecek olan bu yeni türlerle, biliminsanları şimdiden DNA seviyesinde mutasyonların incelenmesinde bir adım ötesi olan RNA ekspresyonunu hedeflemeye başladı. Hatta bir üst aşamada, proteinlerdeki mutasyonlara da bakabilme olanağının bilinmesi heyecan verici.

Yöntem, gövde hücrelerinde uygulanabildiği gibi, eşey hücrelerinde de kullanılabiliyor. Bu tür bir makas kullanımı, embriyonun gelecek kuşaklara susturulmuş geni aktarması anlamına geliyor. Bu, insanlık tarihi için muhteşem dönüm noktası; çünkü genetik bir geçiş, ilk kez bu netlik ve özgüllükle engellenmiş oldu: Etrafından dolanarak değil doğanın kendi aktarım mekanizmasına doğrudan müdahale ederek. Bir anlamda, insan aklı, ilk kez, bir insanda milyonlarca yıllık genetik aktarımın önünü edimsel olarak kesebildi. Soyut bir var olan olarak tarihte devinen akıl, genetik arşive girerek beden alanına da damgasını vurdu. Doğal genetik arşiv bozuldu; çünkü Lulu ve Nana, bu geni kendi çocuklarına da susturulmuş olarak aktaracak.

Deli dâhi He Jiankui, tarihe imza attığını çok iyi biliyordu. Okul yaşamına adımını başladığından bu yana, “ilk” sırada bitirmediği hiçbir eğitim aşaması yoktu. Üniversite ve doktora eğitiminin fizik üzerine olması durumu ilginçleştiriyor. CRISPRCas9 ile tanışıklığı, Stanford’ta yürüttüğü doktora sonrası çalışmalarıyla kısıtlı! Yaptığı açıklamada tüm sorumluluğu üstlendiğini, geriye dönse yine aynı şeyi yapacağını, kendi çocuğu için de bu yöntemi uygulayacağını ve bu yöntemle müdahale edilmiş bir gebe kadının daha bulunduğunu ifade etti.

CRISPR-Cas9, yalnızca hastalıkların bertaraf edilmesi gibi masum amaçlarla mı kullanılacak? Yanıt üzerinde düşünmeye, gıda politikalarına bakarak devam edebiliriz. Bu tür genetik değişiklikler, gıdalarda uzun süredir uygulanıyor. Henry Kissinger, 1970 yılında, “Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, yiyeceği kontrol ederseniz kişileri yönetirsiniz,” demişti. GDO’lu besinler olarak bilinen transgenik ürünlerin açlığa çare olacağı söyleminin büyük bir yalan olduğu artık biliniyor. Açlığın söz konusu olduğu ülkeler, aynı zamanda sömürülen ülkeler ve bu hiç değişmedi.

GDO tarımı, böyle bir değişikliğe izin verecek denli uzun bir zamandır uygulanıyor olmasına karşın açlık tırmanışta. Amerikalı bir çiftçi çok güzel özetlemiş, “Şimdi tekel olan şirketler, 70’lerde, ‘Çiftçinin tohum üretme ve değiş-tokuş hakkına asla karışmayacağız,’ diyordu. 80’lerde, çiftçinin tohum üretme ve değiş-tokuş ayrıcalığı olmalı,’ dediler. 90’larda, ‘Çiftçiler, tohum korsanlarıdır.’ denildi. Şimdi, ‘çiftçilerin tohum üretme ve değiş-tokuş hakkının olması yasal değildir ve bunu yapan suç işlemektedir’, diyorlar.”

GDO’lu tohumların kanser, diyabet gibi hastalıklarla ilişkisinin olduğu, ruh halini olumsuz etkilediği yönünde güçlü kuşkular var. GDO’lu tohumu dirençli kılan toksinin, anne sütünden bebeğe geçtiği anlaşıldı.

Genetik makas, sosyal Darwinizm ve öjenizm savunucularının amacına hizmet edebilecek tehlikeli bir araç. Güç ile tekelleşme arasında ciddi bir bağ var. İnsan, yeknesaklık (uniformity) ile birlik (unity) kavramlarının ayrımını yapamayan açgözlü bir tür. Gücü ele geçiren -sosyalist, kapitalist, Musevî, Hristiyan, Müslüman- öteki olarak gördüğünü, kendi kısıtlı, zevksiz, çorak anlayışının tek renkli plastik boyasıyla boyamak istiyor. Buna karşı hatırı sayılır bir tepkinin olması, tepki gösterenlerin gücü henüz ele geçirememiş olmasından olsa gerek. Sıkça yazdığım gibi, öncelikle, bireyin dönüşmesi gerekir; kişinin kendiyle barışması ertelenmemesi gereken bir haktır.