Bardak, kitap, gözlük, masa ve benzeri maddi nesnelerin birbirinden ayrımını sağlayan şey, gündelik yaşamda şekil dediğimiz, doğrusu biçim olan kavramdır. Bir çay bardağının şekli; ince belli, kulplu, tombul olabilir ama o çay bardağı, bir sürahi ya da bir şişe boyutuna getirilirse, onun artık biçimi değişmiştir; eş deyişle, onun işlevi değişmiştir.

Etrafımızda gördüğümüz nesnelerin bir sınırı vardır. Onların tanımlanmalarını olanaklı kılan, sınırlarıdır. O sınır olmasaydı, o nesne o tanımı alamazdı. Sınır, ilk etapta bize ayrıma işaret ediyor gibi görünse de aslında ayrılan nesnelerin kalıcılığının, karşılıklı bir ilişkide olanaklı olduğunu gösterir. “Bardak” tanımı, onun diğer “şey”lerden ayrımına da bir işarettir.

Her belirleme bir olumsuzlamadır,” der Spinoza. “Bu bardaktır” dediğimizde, “diğer şeyler değildir” demiş oluruz. Yaşamımızdaki maddî nesneler bu tanımlama, yani olumsuzlama ile var olurlar. Hegel’de ise her olumsuzlama bir belirlemedir. İlkinde, nesne kendi ile ilişkisinde sağlamlık kazanırken; ikincide ilişki, süreklilik, kendi dışı ile ilişkiyi de gerektirir.

Gördüğümüz, dokunduğumuz nesnelerin sınırlarını algılamak zor değildir. Onları, öğrenirken beynimizde de fiziksel bağlantılar, kalıcı formlar oluşur. Bu kalıcı formlar anı olarak depolanır. Sınırsız, Boşluk, Uzay, benzeri soyut kavramlarsa işi zorlaştırır. Bu kavramların bilinçli kullanımı, yıllar süren bir öğrenme emeği gerektirdiği için nadir görülür. Bu nedenle, kavramların gerçek anlamlarından daha çok, bizim için ne ifade ettikleri söz konusudur. Anlam farklılıkları kimi zaman, kanlı kavgalara bile yol açabilir. İki filozof bir araya geldiğinde kâh susarak kâh konuşarak hayatın tadını çıkarırlar ama felsefeciler, felsefe konuşurken, ivedilikle kavramlardan ne anladıklarını birbirlerine açıklar.

Sonlu, sonsuz gibi soyut anlatımlarda işler değişir; analitik zihnimiz kendine hemen bir bu yan ve öte yan belirleyiverir. “Sonlu” der ve onu olumsuzlar, işte sonsuz! Bir bitimsiz almaş (münavebe)! Filozof için bu olsa olsa “kötü sonsuz”dur. Analitik zihin, diğer deyişle aklın henüz rasyonel akıl denilen seviyesi böyle çalışır: ya, ya da. Analitik zihin gibi onun yarattığı sınır da kaskatıdır artık.

Kötü muhalefet, kötü bilim, kötü felsefe, kötü çıkarım ve benzeri gündelik olgulara musallat olan illet budur. Akıl bu mertebede, idealite-realite gibi olguların içkin bağdaşıklığını algılayamaz. Tanrı ve kul örneğin, bu seviyedeki bir akıl için hep bir, iki yan taşır. Bir tarafta kaskatı hapsedilmiş yapayalnız bir Tanrı ya yaratılmış (sofu dinci) ya da reddedilmiştir (Ateist).

Bir yandaki sonlu kul, asit gibi davranan, öte yanın sonsuz Tanrısının içine atılmış bir varlıkmışçasına erir. Devrik olarak, bir yandaki Ateist, o zavallı dincileri tozdan demir parçacıkları gibi kendine çeken mıknatıs Tanrı’nın gücünü, ona çekilmeyerek hemencecik elinden alır.

“Gerçek sonsuz, yalnızca tek yanlı asit gibi davranmaz, tersine kendini saklar; olumsuzlamanın olumsuzlanması bir yüksüzleştirme değildir, sonsuz olumludur ve yalnızca sonlu ortadan kaldırılandır.” Hegel, sonlunun bu idealliğine dayanarak “gerçek felsefe İdealizmdir” der. İki kavramı ayıran sınırın, bir kez de Sınır kavramı olarak anlaşılmasını ister. Onun, sonlu-sonsuz diyalektiği çözümlemesi, sınır kavramının hakkını verir.

“Sınır” denildiğinde, yalnızca nicel sınır anlaşılmamalı. Bir parça toprak, kayıtlara m2 olarak geçse de onun, bahçe mi, mera mı, çayır mı olduğunu belirleyen şey nitel sınırıdır. Somut ya da soyut fark etmez; sınırı olmayan “şey”in tanımı olmaz.

Belçika ile Hollanda’nın sınırı yer yer; bir kafeden, bir kiliseden, bir marketten, bir evin içinden geçer. Sadece bir çizgidir. Bu çizgi, şeklen çizgidir ama sembolize ettiği şey uyumdur; ayrımlı birliğin işlev kazanmışlığıdır. Sınırın iki yanında işlevin, biçimi değiştirmeden devam edebildiğinin bir ispatıdır; bir uygarlık kazanımıdır söz konusu olan.  Hegel’e dönersek, bu uyumun henüz tamamlanmadığını anlarız; zira, aralarındaki sınırlar artık soyut hâle gelmiş, bu bir arada ülkelerin de bir dış sınırı vardır. O sınırlar ki “iç”teki kazanımları, “dış”a karşı ölesiye savunur.

Batılı ulus devletlerde, Türkçede pek olmayan bir ayrım vardır; “borderboundary ve frontier. Genel hatlarıyla ifade etmek gerekirse, border bir siyasi birimin egemenlik alanını kesin bir şekilde sınırlayan hatta işaret ederken, boundary siyasi birimin otoritesinin ve etkinlik alanının en son nerelere kadar ulaştığını gösterir; frontier ise siyasi birimin kendi sınırları dışında yöneldiği ve etkinlik kurmaya çalıştığı alanı tanımlamak için kullanılır. Border egemen ulus-devlete atıfla anlam kazanan, dolayısıyla modern döneme ait bir kavramdır. Boundary kavramı ise daha çok modern dönem öncesinde, imparatorlukların uluslararası sistemin temel aktörü olduğu dönemde anlam kazanmıştır. Frontier ise hem egemen ulus-devletler hem de imparatorluklar dünyasında geçerliliği olan bir kavramdır.”*

Bu yapay iç ve dış ayrımlarının artık kalmadığı Dünya Devleti, öncelikle sınırlar içinde belirlenmiş olmanın şart olduğu bazı kavramların koşulsuz olgusallığını gerektirir ki savunulsun. Ulus devletin sınırının işlevi; ulusun egemenliğidir, yurttaşlık bilincinin tesis edilmişliğidir.

Condoleezza Rice’ın 2006 yılında Dubai’de yaptığı konuşmayı hatırlıyor musunuz? BOP demiyordu artık, Yeni Orta Doğu diyordu çünkü Irak’ın sınırları değiştirilmişti çoktan ve “yapıcı kaos” çıkartarak demokrasi getireceklerini tekrarlıyordu. Bu hadsiz tanımı gerçekleştirecekleri coğrafya olarak, Müslüman ülkeleri işaret etmişti, gizlemeden açık açık.

Sınırları değiştirilecek olan onlarca ülke, mezbahada kesime giden büyükbaş gibi kesim hattında ilerledi, ilerliyor. Emperyalizm, Türk Devrimi ile sonuçlanan mücadele sırasında yediği tokadı unutmaz. Kontrollü kaos için en sinsi planı devreye soktular. Sınırlarımız âdeta bir elek oldu. Akıllara durgunluk veren bir istilâ yaşanıyor. Uluslararası hukuk da çiğnendi.

Soyut kavramları “kendince” anlayan ve bu anlayışın oldukça yetkin olduğunu sanan “öğretimli” cahille, satılmış gazeteciyle, hayattaki tek samimi hedefi egosunun şişirilmesi olan atomistik bireyle doldu memleket. Soyutu kavrayanın farklı bir akıl türü gerektiğinden olmalı, “Ulus” kavramından, “Türk” demekten utanıyorlar!

Dünya Devleti, bir ağacın meyvesini yemekse, o ağacı fidan aşamasında da tanımak gerek. Sorsak meyveyi bile tanımlayamıyorsunuz ama, egemen bir devletin egemenliğine son verebilecek boyuta ulaşan bir istilâyı istemeyenlere, “ırkçı”, “faşist” etiketlerini yapıştırıyorsunuz. Göçmen, mülteci, sığınmacı gibi terimleri karıştırdık durduk ama artık dert etmemize gerek yok, “istilâ” aşamasına geçildi çünkü.

*Aslan, A., Modern Dünyada Sınırlar

http://www.dusunuyorumdergisi.com/modern-dunyada-sinirlar/