Yaşlı bir insanla konuşurken, onun bir zamanlar çocuk olduğundan şüphe etmeyiz; bu bilgi, onun yaşında içkin (mündemiç) bir bilgidir. Yaşlı kişi bedenin, çocukluk ve gençlik bilgisine sahiptir. Ergenlikte burun morfolojisi nasıl değişecek, ilerleyen yaşlarda cilt nasıl buruşacak bilir. Henüz çocuk olan ise bunları dışsal bilgi olarak bilir; deneyimlememiştir. Belirlenim kazanmış ve zorunlu olan bu işleyişin bir yasalılık taşıdığını, duyu algılarımız aracılığıyla gözlemleyebildiğimiz için yadsıyamayız.

Düşünce dünyasına girildiğinde, henüz onun yasalılığını keşfedememiş bakış için, içinde bulunduğu alan keyfidir. “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını tercih etmiş,” önemli bir göndermedir: Akıl, dış dünyayı ancak, kendini kavradığı ölçüde kavrayacaktır.

Eğitimli bir kişi, haklı olarak bulanık, puslu sezgisel çıkarımlarla yetinmeyecek, “nesne”nin bilgisini soyutlama yaparak kavramaya çalışacaktır. Bu çaba, öğretilenin tekrarını, belletilen bilginin benzer örnekler/problemler için uygulanmasını, ve sınamaları takiben bir meslek sahibi olunması ile sonuçlanır. Puslu bilincin devam etmediği, soyutlama ve sorgulama aşamaları, düşüncenin ilerlemesine işaret eden zorunlu basamaklardır. Bilim yapmamıza elverişli bu bölge, yaşamımız boyunca kes-yapıştır yapabileceğimiz; paradigma değiştiren bir buluş yapmadığımız sürece “verili” olan ile idare edilebileceğimiz, fenomenlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin karşılaştırılarak, ölçüldüğü zengin bir bölgedir.

Bu alanı aşan akıl, buraya kadar düşünmesine konu olan nesneyi (bitki, hayvan, sağlık, matematik, yerküre, nöron, tahta, su vb) kendi düşünmesi ile değiştirdiğinde; eş deyişle düşüncesini, düşünme faaliyetine nesne olarak verdiğinde felsefe başlar. Yasalı olarak devam edebilmesi için, düşünme hakkında bir düşünme yapılmalıdır. Bu yapılmadığında akıl devinmeyecek, zihin bölgesine geri düşülecektir. Örneğin, filozofların düşüncelerinin ezberlenmiş tekrarlarıyla yetinmek, aklın deviniminin önüne konulan engel olacaktır. Akla uygun düşünme, akıl yürütmenin doğruluğu, aklın ve zihnin faaliyeti gibi tanımlara sahip olan mantık devre dışı kalacaktır. Sahiden; akıl, zihin, anlık, anlak, zekâ ve bunların alt ayrımları üzerinde düşünmeden aklımızı kullandığımızdan, mantıklı olduğumuzdan nasıl emin olabiliriz?

Arapça olan mantık sözcüğü, n-t-k kökünden gelir. Nutuk, konuşma, söz söyleme anlamındadır. Söz söyleme iki yönlüdür: İç, dış. İç nutuk mantık, dış nutuk dildir. Dil ve mantık bir bütüne aittir.

Mantıksal düşünmenin sağlıklı ilerlemesini, giderek bir uslamlama olarak doğal bir hale bürünmesini beklemek yerinde bir tutumdur. Ancak, dikkat edilmelidir ki; olumsuz dışsal içerik ile düşünmek, düşünmek değil, olsa olsa tasarımdır. Gerçek düşünme, şeylerin özselliklerini anlatma gücü taşımalıdır. Daha yetersiz olduğunu fark ettiğimiz, düşünce belirlenimlerini (henüz puslu bir bölgeye tutsak çıkarımlar, örneğin; dincinin, din-i-dar’ın bakış açıları) olumsuzlamak, küçümsemek, hergün ona, “boyun kısa,” kıvamında göndermeler yapmak, zekâmızın yanısıra, ahlaksızlığımızın da bir dışa vurumu olacaktır. Felsefi ifadeyle, durağan belirlenimlerde, başkalarına karşı ayrımlarda, nesnelerine karşı ayrıştırıcı bir yolda durarak, dolaysız sezginin ve duyumun karşısında çelimsiz bir zafer ilan eden bir düşünme aşamasından söz etmiş oluruz. Güçlü olan, gerçeğe işaret ederek yol gösterirken, aynı zamanda kapsayıcı olandır. Akıl, tümel olan iyiye hizmet eder, tikel ve öznel olana değil.

Bu vargı bizi daha ayrıntılı, daha tatmin edici bir mantık tanımının arayışına götürmelidir. Aydın Çubukçu, Mantık ve Diyalektik isimli önemli eserinde; mantığı, dünyayı bağıntılı, düzenli, zorunlu bir bütünlük olarak yorumlayabilmenin olduğu kadar, bizim için bağıntılı, bizim için düzenli ve denetleyebildiğimiz bir zorunluluğun dünyası olarak değiştirebilmenin de aracı olarak ele alır.

Us/akıl, istisnasız olarak, hepimizde bir yeti halinde bulunur; zekâ ile aynı şey değildir. Bir insan zeki ama ahlaksız olabilir; ancak, akıllı ve ahlaksız bir insan olamaz. Akıl her zaman iyiyi, hayrı talep eder. Batı’da İyi ideası ile geleneğimizde Tevhit bu türden bir bütünlüğe işaret eder. Düşünmenin doruğu, Batı’da Theoria, bizde Temaşa olarak adlandırılır; kavramsal bütünlüğün, ussallığın, doğru kullanılan aklın çıkabildiği bir zirve. Bilgiyi, korkusuna bir kılıf olarak kullanmayanların toplaştığı, seyrek nüfuslu bir zirve.

Bilen bilinen, düşünen düşünülen, düşünce ile varlık gibi ayrımların kalmadığı, bunların birbiri dışına düşen karşıt gerçeklikler olarak ele alınmadığı bütünsel olana yönelik bir mantığın kurulabilmesi için, bireysel olanın kendini anlama, anlamlandırma çabasının temel alınması zorunlu bir uğraktır. Özgürlüğe dışlama prangası taktık, bir türlü ilerleyemiyor, giderek karanlığa gömülüyoruz. O prangada hepimizin parmak izi var. Descartes’in kuşkuculuğuna özsel tanımları, kalıp cümleleri tekrarlamak değil de bizzat kuşkuculuğu deneyimlemek gibi bir girişim, belki de ihtiyaç duyulan. Bu toplum, din olarak henüz, Musa aşamasına gelemedi ne yazık ki; düşünce olarak da henüz Aristoteles’i aşamadı. Descartes’in, Hume’un ne dediğini bilen değil “an”layan kişinin, Gazali aklını küçümsemesi olanaklı mıdır? Mantık ve dil elele gider. Kendi kültürünün yetiştirdiği akıllara, filozoflara bu denli uzak, varlıklarından bile habersiz bir toplumu hayırlı bir gelecek bekleyebilir mi? Gazali’yi anlayamamamız, Farabi’yi, İbni Sina’yı önemsemememiz ne acı! Benzer biçimde, evrensel kazanımı, insanlık adına atılan bir adım olarak göremeyen, Batılı olan her şeyi olumsuzlayan bir güruh, yurttaşlık bilinci, özgünlük gibi kavramları nasıl anlasın? Korkulu rüyası halini alan düşünmeyi, kendi evlatlarında bile yadsımasına niçin şaşıralım?

Aceleci bir sıçrama ile Marksist diyalektiğe geçtiğimizde bile, önümüzde, fenomenlere dolaşık, bitimsiz bir uğraşın serildiğini görüyoruz. Mantıksal yapılandırma, nesnenin bağıntılı yapısının, kavramsal örgü içerisinde yıkılması ve bir sonraki uğrakta, yeniden yıkılmak üzere bir kez daha yapılandırılmasını talep ediyor. Oysa bizler, sonlunun doğasına mahkûm karşıtlığı mutlaklaştırılıyor, böylece ulaşılan yargıyı tümel bir gerçeklik edasıyla savuyoruz. Çoğumuz, zaman içinde dondurulmuş kavram ve kategorilerle düşünüyor. Yakında çökmesi kesin, perili bir köşkte yaşıyor gibiyiz. Bağlantılar, ilişkiler ve zorunlulukların sonucu olarak Oluş’un değerlendirilmesi, bütünsel bakış açısı ile yapılmadığı sürece yavan bir tat bırakıyor. Medyamızda örneğin, kapsamlı ve tatmin edici analizler göremeyişimiz yapılamaması kökensel olarak, bu türden bir sorun nedeniyle olabilir.

“Ben”in, tüm tikelliklerinden özgürleşeceği bir yolda kendisini özgür ve özgün olan olarak ortaya koyabilmesi için, içinde diğer tüm bireylerle özdeş olarak evrensel etkinlikte bulunabileceği bir tutumu benimseyecek bilince, bu tutumun değerine davet eden Aristoteles, zanlarda, tikel kanı ve sanılarda diretmemeyi tavsiye ederek neyi etkin kılmaya çalışıyordu? Bizse, onun yalnızca özdeşlik mantığını anlamış ve buna batmış, ileriye yönelik bir hamleyi yapamayan bir toplum haline geldik. İnanmıyorsanız lütfen şunu deneyin: Wikipedia’da Logic; Vikipedi’de Mantık sözcüklerini arayın. Türkçe sitede, mantığın ilkeleri olarak yalnızca Aristoteles mantığına yer verildiğini göreceksiniz.

Batılı site ise size dokuz farklı türde mantığa işaret edecektir. Klasik olmayan mantık kategorisinde bulanık mantığa kadar geniş bir liste ele alınmış.

Özetle, dolayımsız, puslu duyusal sezginin, ussal sezgiye yükselmesi için, şu orta terimi diyorum, biraz zorlasak mı?


Yararlanılan Kaynaklar:
Mantık ve Diyalektik, Aydın Çubukçu
Mantık Bilimi, Hegel